Tasavvufi Sorular

AŞK – MUHABBET İLE İLGİLİ MESELELER

 

– Tasavvufun sermayesi muhabbet ve teslimiyettir. Ma’nevi terakkî teslimiyette kemâle; teslimiyette kemâl, muhabbette kemâle bağlıdır. Öyleyse muhabbetin gerçekleşmesi için ne yapmak gerekir? Bir bakıma vehbi olan bu devletin kesbî yönü yok mudur?

– Muhabbet ve teslimiyyet arasında kurduğunuz ilgi çok güzel. Gerçekten muhabbet olmadan teslimiyyet, teslimiyyet olmadan terakkî olmaz. Önce Rabia Adeviyye’nin dediği gibi “Seven sevdiğine itaat eder.” düşüncesinden hareketle gerçek sevgiye ulaşmak için kul planında neler yapılabilir, onların üzerinde duralım: 1- Nefsin başka şeylere meylini azaltarak gönülden masiva sevgisini çıkarmak. Bu da genellikle mücahede ve riyazatla gerçekleşir. Kur’an’daki; “Allah insanın göğsünde iki kalp yaratmamıştır.”(el-Ahzab, 33/4)ayeti gönülde iki tür sevginin aynı anda bulunamayacağını ifade etmektedir. Çünkü sevginin kemali, kalbin bütün mevcudiyeti ile Allah’ı sevmesidir. Her seven sevdiğine bağlıdır ve insanın sevdiği ve bağlandığı şey, onun tanrılaştırdığı şey haline gelebilir. Nitekim:“Nefsanî hevasını tanrı edineni gördün mü? “ (el-Furkan, 25/43) ayetiyle Taberanî’nin rivayet ettiği: “Yeryüzünde Allah’ı en çok kıldıran put, kendisine tapılan hevâ ve hevestir.” (Mevsûa etrâfi’l-hadis, I. 40) 2- İbadet ve taatla ma’rifeti artırmak. Ma’rifet insan kalbini bütünüyle kaplayınca muhabbetin doğmasını sağlar. Bunun yolu nafile ibadet ve taatlarla ruhu güçlendirmektir. Bu yolla elde edilen muhabbet, toprağı temizledikten sonra tohum ekmeye benzer. Ayrıca kudsî hadiste: “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, hatta ben onu severim.” (Buhari, Rikak, 38) buyrulmasından, sevginin kulun gayret ve himmetine göre vehbî hale geldiği anlaşılmaktadır.     Saliki muhabbet ummanına garkeden şeyler vermek, bağışlamak, güzellik, kemal ve fazilettir. Bu sıfatların kemali de ancak Allah’ta mevcuddur. Bu yüzden gerçek sevgiye layık olan sadece O’dur. Salikin Allah sevgisine erebilmesi için şunlara dikkat etmesi öğütlenmektedir: 1- Allah sevgisinin meydana gelmesi için zikre devam, çünkü seven sevdiğini çok anar. 2- Alah’ın nimet ve ihsanını düşünmek, çünkü ihsan sevgi sebebidir. 3- Allah dostlarıyla irtibatı sağlam tutmak; çünkü seven, sevdiğinin sevdiklerini de sever. 4- Allah’ın emirlerine itaat, çünkü itaat sevgi doğurur. 5- Allah’a muhabbet talebiyle dua etmek.

 

AYİN – SEMA İLE İLGİLİ MESELELER

 

– Ayin ve sema nedir?

– Tarikatlarda topluca yapılan zikre genellikle ayin veya sema adı verilir. Ayin merasim, adet, tören ve şölen anlamlarına Farsça bir kelimedir. Sema ise işitmek, işittirmek ve dinlemek anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Daha sonraları, önce musiki ve ilahî dinlemek anlamına, ardından da musiki ve musiki ile birlikte yapılan ritmik hareketler anlamına kullanılmıştır. İlk devir sûfileri, meclislerinde Kur’an’dan sonra güzel sesli kimselerden Allah ve Peygamber sevgisini anlatan ahiret ve ölüm konularını işleyen manzum ve mensur parçalar dinlerdi. Güzel sesle okunan Kur’an ve ilahîleri dinlerken de “Elest bezmi” hatırlanıp “Elestü bi-rabbiküm” hitabı fiilen duyulmak istenirdi. Bu amaçla başlayan bu zikir toplantıları, her tarikata göre ayrı adlar alarak kendi usul ve yöntemlerine göre şekillenmiş oldu. Mesela Mevlevîlerin zikrine sema, Kadîrilerinkine devrân, Sa’dîlerinkine kıyâm, Nakşîlerinkine hatm-i hâcegân gibi adlar verildi.

 – Hatm-i hâcegân nedir? Peygamberimiz ve hulefa-i raşidînden örneklendirir misiniz?

– Hatm-i hâcegân Nakşbendiyye tarikatında toplu zikre verilen addır. Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde böyle bir uygulamanın olup olmadığını soruyorsunuz. Asr-ı saadette bizzat Hz. Peygamberin toplu zikir yaptırdığını gösteren rivayetler vardır. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir olay şöyledir: “Şeddad b. Evs anlatıyor:     Hz. Peygamberle beraber bir evde idik. Bize sordu: “İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?” Biz: “Hayır” dedik. Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. “Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilahe illallah deyin.” Ellerimizi kaldırdık ve la ilahe illallah dedik. Sonra Hz. Peygamber: “Allah’a hamdolsun. Ya Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin.” dedi. Sonra da şöyle buyurdu: “Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti” (Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilahî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Allah Raslü’nün “İçinizde yabancı (garib) var mı?” buyurarak aralarında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunup bulunmadığını kontrol etmesi, Hatm-i hacegana ehl-i tarik olmayan yabancıların alınmamasının dayanağıdır. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivayette anlatılmaktadır. Bu rivayete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: “Kendilerine başta İslam olmak üzere pekçok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya geldiklerini” anlattılar. Peygamberimiz tekrar: “Siz gerçekten sadece Allah’ ı zikretmek için mi toplandınız?” diye ısrarla sorunca sahabîler: “Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik.” diye yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Israrla sormam sizi itham ettiğim için değildi. Cebrail bana: “Allah’ın sizlerle meleklerine karşı iftihar ettiğini haber verince ben de sizin tam olarak ne ile meşgul olduğunuzu anlamak istedim.” (bk. Müslim, Zikir, hadis: 2701) buyurdu.

 

CEZBE İLE İLGİLİ MESELELER

 

– Vecd ve cezbe nedir? Aralarındaki fark nedir?

– Vecd, hüznü gerektiren keder, aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek ve yüksek heyecan demektir. Hakk’ın binbir tecellîsini müşahede eden kimsenin muhabbet sonucu içinin ferahlaması ve o halin verdiği zevk ile kendinden geçmesidir. Hakîkî vecd, ileri derecedeki Allah sevgisi, irade sağlamlığı ve Allah aşkından meydana gelir. Kur’an okunurken vecde gelmeyip başka şeylerle vecde gelenler Hakk’a değil, halka tutkun sayılmıştır. Çünkü Kur’an, Rablarından korkanların kendisini derileri ürpererek vecdle okuyacaklarını haber vermektedir. (bk. ez-Zümer, 39/23.) Hz. Peygamber ve ashabının hayatında vecd halinin örnekleri pek çoktur. Nitekim Abdullah b. Mes’ûd bir gün kendisine Kur’an okurken “Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz, seni de onların üzerine şahid tuttuğumuz zaman halleri ne olacak?” (en-Nisa, 4/41) ayetine geldiğinde Peygamberimiz’in gözleri doldu ve “Yeter ya Abdullah!” diyerek okumasını durdurdu. (bk. Buhari, Fazailü’l-Kur’an, 33)     Cezbe, çekmek ve çekiş demektir. Hakk’ın kulu kendi canibine çekmesidir. Cezbe, Allah’ın kula bir ihsanı olduğundan kulun elinde değildir. Allah’ın, sevdiği kulunun kalbinden perdeyi kaldırıp çalışma ve gayreti olmadan yakîn nuru ile kolayca manevî makamlara yükseltmesidir. Böyle bir cezbe, kulda istikamet arzusu doğurarak bela ve musîbetlere sabretme gücü kazandırır. Kul ruhî cezbe ile hakikatin kaynağını bulur. Allah’ın dışındaki herşeyi unutarak kendinden geçer.     Vecd ile cezbe birbirine yakın anlamlıdır. Vecdde kulun gayretinin de payı vardır. Cezbe ise vecde göre daha güçlü ve tamamen Allah vergisidir. Kur’an’daki “Allah dilediğini kendine çeker.”(eş-Şûrâ,42/13) ayeti ile bazı kaynaklarda hadis olarak nakledilen “Allah’ın kuluna olan cezbesi, ins ve cinnin amellerine denktir.”(Keşfu’l-hafâ, I, 352, hadis: 1069) Hakk’ın kulu çekmesi cezbe, bu cezbe ile kulun Allah’a yönelmesi aşktır. Mutasavvıflara göre Hz. Peygamber’i öldürmeye giderken eniştesinin evinde duyduğu Kur’an sesiyle imana gelen Hz. Ömer’in haliyle; avlandığı bir sırada üç defa peşpeşe hâtiften duyduğu: “Sen bunun için yaratılmadın” sesiyle sultanlığı bırakan İbrahim b. Edhem’in tevbesi, cezbeye örnek sayılmıştır.     Cezbe, halk arasında aklın baştan gitmesi anlamında kullanılırsa da yanlıştır. Cezbe başka cinnet başkadır. Meczub ile mecnun da ayrı ayrı şeylerdir. Halk arasında sohbet, zikir ve sema meclislerinde kalbinde meydana gelen varidata dayanamayarak kendinden geçen, bağıran, gayr-ı ihtiyarî sıçrayıp nara atan kişilerin davranışlarına da cezbe adı verilmektedir. Aslında klasik kaynakların verdiği bilgilere göre bunlara cezbe yerine vecd denilmesi belki daha uygundur. Nara ve taşkınlık türü vecd ve cezbeler hep zaaf alameti olarak görülmüştür. Nasıl tazyikli akan bir çeşmenin altına bir küçük bardak tutulduğunda su bardağın içine girmeden dışarı taşarsa, gönlü dar olanlara gelen varidat da öyle taşar ve vecd meydana gelir.

 – Sohbetlerde derviş, şeyhinin adı geçince hopluyor zıplıyor. Ama Allah’ın, Peygamber’in ismi yüz kere geçtiği halde hiçbir şey olmuyor. Mürid için buradaki ölçü ne olmalıdır?

– Bir önceki soruda vecd ve cezbeyi anlatırken Kur’an okurken vecde gelmeyip başka şeylerle vecde gelenlerin Hakk’a değil, halka tutkun olduklarını belirmiştik. Şeyhinin adı geçtiğinde vecd ve cezbe eseri tavırlar gösteren kimse, henüz fena fi’ş-şeyh konumundadır. Bu ise işin başıdır. Aslında gerçek vecd, Allah’ın adı anıldığında vecde gelmektir. Nitekim Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir: “Müminler ancak Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri vecdle titreyen… kimselerdir”(el-Enfal, 8/2)Ashab-ı kiram Allah ve Rasûlü’nün adı geçtiğinde heyecanlanır, kalpleri yerlerinden fırlayacakmış gibi atardı. Bu yüzden elleriyle kalplerini bastırmak lüzümunu hissederlerdi. Bugün bizim Rasülulah’ın adı geçtiğinde adet olarak yaptığımız hareketi, onlar zarûreten yaparlardı.

 

FENÂ – BAKA ve TECELLÎ İLE İLGİLİ MESELELER

 

– Fenâ fillâh ve bakâ billâh ne demektir?

– Fena fillah, Allah’ta fanî olmak demektir. Kulun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanmasıdır. Allah’a koşup sığınmasıdır. (bk.ez-Zariyat,51/50)Kulun failiyet şuûrunu kaybetmesi, “abd”ın yerine fail olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu halde kulun yerine Allah kaim olur; Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Bu suretle: “Ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” (Buharî, Rikak, 38) kudsî hadisinin hükmü, gerçekleşmiş olur. Kul, Allah ile o kadar meşgul olur ki nihayet “benlik” bilincini kaybeder. Bu hale zikirle erişilirse “fena fi’l-Mezkûr”, muhabbetle erişilirse “fena fi’l-Mahbûb”denilir. Fenanın en yukarı derecesi “fena ender-fena” yani fena haline erme şuûrundan da fanî olmaktır. Fena halindeki kul, bazı beşerî sıfatlarından kurtulursa da beşeriyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfre götürür.     Baka billah, kulda kötü sıfatların yerini iyilerinin alması, kendi sıfatlarının yerine ilahî sıfatların geçmesidir. Nefsinden fanî olan, Hakk ile bakî olur. Allah’ta fanî olan da Allah ile bakî olur. Bakada fena haline göre bir bilinç hali vardır.

 – Tecellî-i efal, tecellî-i esma, tecellî-i sıfat ve tecellî-i zat nedir?

– Tecellî, ortaya çıkmak ve görünmektir. Kudret-i ilahiyye eserlerinin eşyada görünmesidir. Gaybdan gelen, kalbde zahir olan nurlar için de kullanılır. Tecellînin nasıl meydana geldiğini Allah’tan başka kimse bilemez. Alem, tecellînin vukuu anında hadis ve mevcûd, ondan sonra aslına dönerek fanîdir. Fakat bu tecellîler o kadar sür’atli ve daimîdir ki iki tecellî arasında hiçbir fasıla hissedilmez. Durum böyle devam ettiğinden biz mevcudatı daimî sanırız. Tecellîde gaybdan şehadet alemine, karanlıktan aydınlığa çıkış sözkonusudur.     Tecellî-i efal: Hakk Teala’nın fiillerinden birinin kulun kalbine açılmasıdır. Bu mertebedeki salik “La fâile illallah” sırrına erip bütün fiilleri Hak’tan bilir. Tecellî-i esma: Hakk Teala’nın esma-i hüsnasından bir ismin salikin gönlünde yer etmesidir. Böyle bir tecellîye mazhar olan kimse, o ismin nurları altında şaşkınlığa düşer. Tesellî-i sıfat: Hakk’ın sıfatlarından birinin kulun kalbine açılmasıdır. O sıfatın bazı eserleri Cenab-ı Hakk’ın fazlıyla kulda zahir olur. Mesela Hakk’ın “Semî” sıfatıyla tecelli ettiği bir kul, cansız varlıkların bile söz ve tesbihini duyar hale gelir. Tecellî-i zatise; İlahi zatın zatı için tecellîsidir. Bu tecellî kulların idrakinin üstündedir.