Mevlevi Çalgılar

NEYİN TARİHÇESİ

6004228neyNey; sulak zeminde ,muhtelif uzunluklarda yetişen bitki ve bu bitkiden üretilen nefesli bir çalgıdır. Kökeni mitolojik çağlara dayanmakla birlikte M.Ö 3000 yıllarında yaşayan Sümerlerin ve okyanus ötesi bir medeniyet olan Azteklerin bu çalgıyı kullandıkları bilinmektedir. Divan ü Lügat-it Türk”te askeri bir çalgı karşılığında ney kelimesine rastlanması,ayrıca eski Uygur kabartmalarında neye benzer müzik aletlerinin görülmesi ,İslam öncesi Türklerin de bu çalgıyı kullandıkları görüşünü kuvvetlendirmektedir.

İslam geleneğinde neyin doğuşu ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bunların en meşhuru şöyledir: “Peygamberimiz ilahi aşk sırrını Hz.Ali”ye söylemiş. Bu sırrın yükü altında ezilen Hz.Ali gidip Medine dışında kör bir kuyuya bu sırrı anlatmış. Kör kuyu bu sır ile coşup köpürmüş ve taşmış. Su her yeri kaplayınca kenarlarında kamışlar yetişmiş. Oralardaki bir çoban bu kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden delmiş ve üflemeye başlamış. Çıkan ses kalplere coşku ve heyecan verip ilahi sırrı anlatır olmuş. Peygamberimiz tesadüfen bu çobanın ney sesini işitince bu durumu anlamış. O günden sonra ney,bir ilham kaynağı olmuştur.”

Bugünkü manada neye ruhunu veren Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir. “Türk olsun ,Acem olsun; musiki aşıkların ortak gıdasıdır.” Görüşündeki Mevlana,mesnevisinin ilk on sekiz beyitini de bu cazibeli çalgıya ayırmıştır.

O”na göre ney ayin sırasında dönmekte olan ama gerçekte batıni bir iklimde seyahatte bulunan semazenlerin kılavuzudur. Çıkardığı tılsımlı ses ile ruhları cezbeder. Bu nedenle Mevlana”nın yanında yetişen ve neyzenlerin piri kabul edilen Kutb-i Nayi Osman Dede gibi bütün Mevlevi dervişleri yüzyıllardırr neyle soluk alıp;neyle soluk vermişlerdir.

Osmanlı sarayında neye büyük ilgi gösterilmiştir. Suz-ı Dilara Ayin-i Şerifi”nin bestekarı III. Selim neyle piyanoyu birarada kullanarak müzikte yenilik arayışlarında bulunmuştur. II. Mahmud”dan başka , Sultan Abdülaziz ve Sultan Reşad da neyzen olarak bilinen padişahlardır. Ayrıca ney haremde de bayan neyzenler yetişecek kadar rağbet görmüştür. Ney günümüzün haddinden fazla gürültülü müzik aletlerine nispetle çok daha dinlendirici bir özelliğe sahip olduğundan Osmanlı Darüşşifalarında ruh hastalarının tedavisinde de kullanılmıştır.

Teknik olarak ney dokuz boğum ve altısı önde olmak üzere yedi delikten oluşmaktadır. Ki bu dokuz boğumun gerçekten de dokuz boğumlu olan insan gırtlağından; yedi deliğin ise kulaklar,gözler ,burun ve ağız olmak üzere insan başından mülhem olduğuna inanılır.

NEY’ İN BAKIMI VE KORUNMASI

 Neyi üstün bir performansla ve yüksek verimlilikle uzun yıllar kullanabilmek için başpâresini değişik neylerde kullanmamak, kamışa giren yerdeki konik açısı farklı olan bir başpâreyi neye takmaya çalışmamak gerekir.

Neyin soba yakını, kalorifer üstü gibi yerlere konması veya soğuk havalarda uzun süre dışarıda korumasız bırakılması, kamışın yapısında çeşitli deformasyonlara yol açabilir. Bu sebeple âni sıcaklık değişimlerine mâruz bırakılmamalıdır.

Neylerde en çok yaşanan problemlerden birisi eğilmelerdir. Neyin eğilmesini önlemek için uzun süre duvara dayalı olarak bırakmamak, eğer masa üstü gibi düz bir zemine konulacaksa, başpâresi masadan taşacak şekilde (yani gövdenin tamamı zemîne temas edecek şekilde ) koymak gerekir. Bu konudaki en doğru yöntem neylerin özel bir çanta içinde muhafaza edilmesidir.5229085ney_2

Neyin doğru zamanda, doğru bir yağ kullanılarak, doğru bir sistemle yağlanması verimliliği ve ömrü açısından çok önemlidir. Neyler yeni açıldığında iç cidârını soğan zarı görünümünde bir zar kaplar. Bu zar yağın kamışa tam olarak nüfûz etmesini önler. Bu bakımdan neyleri açıldıktan sonraki ilk üç ay için haftada bir kez, ikinci üç ay için iki haftada bir kez, sonrası için sürekli olarak ayda bir kez yağlamak gerekir. Bu yağlama periyodları neylerin günde 2-3 saat üflendiği varsayılarak ayarlanmıştır. Eğer ney daha fazla üfleniyorsa yağlama periyodları da buna bağlı olarak sıklaştırılmalıdır.

Neyler üflendikten sonra havadar bir yerde en son üflendiği süre kadar bekletilerek, sıcak nefesin yoğunlaşması nedeniyle iç yüzeyinde oluşan ıslaklığın kuruması sağlanmalı, daha sonra özel çantasına konulmalıdır. Neyler yağlanmadan önce de bu işlem uygulanarak iç yüzeyindeki suyun uçması sağlanmalıdır.

Yağ olarak öncelikle sıvı tatlı badem yağı, ikinci olarak susam yağı, eğer bulunamıyorsa sıvı parafin yağı kullanılabilir. Yağlamada harbi kullanmak, neylerin boğum içlerinde aşınmalara ve küçük kırılmalara sebep olacağından mümkün olabildiğince kullanılmamalıdır.

En ideal yağlama yöntemi, neyin yağla dolu bir tankta 1-2 saat bekletildikten sonra 4-5 saat süzdürülerek, sadece dışının kurulanmasıdır.

 Neyin Yapımı

Neyin ana malzemesi olan kamışlar Hatay ilimizin Asi ırmağı kenarından kesilir. Yaklaşık 6 ay süren bir kurutma işlemi uygulanır. Bu kurutma işleminde kamışlar altlarına ağır bir cisim bağlanarak sallandırılır. Bu yerin serin olmasına özen gösterilir. Kamışlar kuruma işleminden sonra uygun ölçüleri belirlenerek tesviyesine başlanır.Kamışın varsa eğriliği düzeltilir.Bu işlemde buhar kullanılması daha iyidir.Başpare takılmasından sonra neylerin sesleri akort makinesi ile belirlenir.Bu belirleme sonrası neyi açma işlemi yapılır.Ney açma işinden sonra yağlanır.Bu aşamadan sonra neyzenler kendi neylerinin bakımını yapmalıdır.


TAMBURUN FİZİKİ YAPISI

 9165562tamburYarım elmayı andıran yuvarlak bir gövdesi, uzun bir sapı vardır. Gövdesi ve sapı ağaçtan yapılır. Sapının üzerinde misinadan (eskiden barsaktan) sarılmış perde bağları bulunur. Dördü sarı bakır, dördü çelik olmak üzere 8 teli bulunan tanburun 6 teli çift çift 2 teli ise ikisi tek tek olmak üzere 5 ayrı sese akortlanır. Bağa (kaplumbağa kabuğu) ismi verilen mızrapla çalınmaktadır, (mızrabın bu ismi almasının sebebi hammaddesinin kaplumbağa kabuğu olmasıdır). Tanbura “Türk Musikisinin Piyanosu” denilmesi, kimi kişilerce tanburun perdelerinin sabit sanılmasına yol açsa da, sapın üzerine bağlanan perdelerin sapa sabit ve bağlanan perde sayısının bir standardı olmadığı bir gerçektir. Sapın üzerine bağlanan perdeler konusunda Tanburi Cemil Bey “Bu perdeler mandolin ve gitarda olduğu gibi sap üzerine tesbit edilmiş olmayıp, iki tarafa hareket edecek surette yağlandığından ve sapın tûli dahi müsâit bulunduğundan, tanbura her istenilen perde ilave edilebilir. Bu cihetle tanbur, perdesiz sazlara mahsus vesâiti hâizdir”, demektedir. Bugün saz yapımcılarının elinde tanbur için yapılmış perde şablonları bulunmaktadır. Ancak bu şablonlara göre bağlanan perdeler Türk Musikisi icrasına yetmemekte, bunun için tanbura perde ekletme ve icra sırasında perdenin yerini değiştirildiği görülmektedir.  AKORDU Günümüzde, tanburun tınısından ve ahenginden daha fazla yararlanabilmek için birinci çift tel yegah sabit olarak kalmak üzere diğer teller icra edilen makamın özelliklerine göre değişik seslere akortlanır.Bu yüzden tanburun akordu sabit değildir denilebilir.


REBAP HAKKINDA BİLGİ

  4403294rebapRebap Türkiye, İran, Arabistan, Kuzey Afrika, Afganistan, Pakistan,Hindistan ve Cava gibi ülkelerde çeşitli benzer biçimleri olan mızraplı yada yaylı çalgıların ortak adıdır. Bunların bazıları hem yayla hem de mızrapla çalınabilme özelliğine sahiptir. Tam olarak ortaya çıkış tarihi bilinmemekle beraber Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde rebabın Süleyman Peygamber huzurunda çalındığını yazmıştır. Bu inanç; rebabın eskiliğini İ.Ö 3800 lerin Sümer topluluğuna kadar götürür. Yine Evliya Çelebi Hz.Muhammed in ilk eşi Hz.Hatice ile evlenmesinden bahsederken düğününde çalınan çalgılar arasında rebabı da anıyor.

Eski bir Hint efsanesi olan Ravanastron efsanesi de; yaylı çalgının icadını İsa dan öncelere dayandırır. İlk yaylı çalgıyı Seylan kralının icad ettiğine dair bir inanışı öne süren bu efsaneye rağmen Güney Hind topraklarında XVIII.yy dan önce yaylı çalgının kullanıldığına dair bir iz veya kayıt yoktur.

XVIII:yyda yaşamış olan musiki alimi kemani ve tanburi Hızır Ağa da‘Tevhim el-makamat fi tevlid en nagamat’ adlı musiki edvarında rebabı; X.yy ın musiki alimlerinden Farabi nin icad ettiğini öne sürmüştür. Evet Farabi Horasan ve Irak çalgılarını anlatırken rebaptan bahsetmiştir ancak rebap o tarihte yaylı bir çalgımıydı yoksa değilmiydi? Bu konuda kesin bir tespit bugünkü bilgilerimizle mümkün değildir. Çünkü Farabi hiçbir yaylı çalgıdan yada tarifini verdiği çalgıların yayından bahsetmiyordu. Orta Asya kazılarında çıkan duvar resimlerinin en eskilerinde de yaylı çalgılar yoktur.

Alman müzik bilgini Curt Sachs(1881-1959) bu yoldaki ilk izin VIII.yada IX.yy a aidiyetini tahmin ediyor. Ancak Evliya Çelebinin Hz.Muhammed in düğününde rebap çalındığı bilgisine dayanırsak yaylı çalgının VI. yy da Arabistan topraklarında kullanıldığını varsayabiliriz. Tarihte ilk yaylı çalgı Uygur Türklerinde görülmektedir. Buda bize yaylı çalgının vatanının Orta Asya olduğunu ve diğer yerlere buradan yayıldığını göstermektedir. Bazı Avrupalı araştırmacılar yaylı çalgının vatanını her ne kadar Bizans’a mal etme çabası göstermişlerse de yaylı çalgının çıkış yeri ve tarih içerisindeki yolculuğu bu teoriyi çürütmektedir.

Yaylı çalgı Uygur Türkleri vasıtasıyla Irak Fars Horasan ve Çin e kadar yayılmıştır. Orta Asya dan Anadolu’ya kadar gelen ilk yaylı çalgının Avrupa ya Anadolu dan geçmiş olabileceği görülmektedir. Hicri I.asrın ortalarında Arapların İranı istila etmeleriyle, İslamiyet ve ortaya çıkan kültür sanat sentezi Orta Asya ve çevresine doğru genişlemişti.

Rebabın Anadolu ya gelişi XIII.yy da Hz. Mevlananın babası Sultan ül-ulema Şeyh Bahaddin Veled ve müritlerinin Horasanın Belh kentinden Anadolu ya göçleri ile olmuştur.

II.Endülüs Emevileri zamanında Beni Ümeyye(Arap tarihçilerine göre Beni Mervan)Suriye Emeviler soyundan gelerek Cordoba başkent olmak üzere, İberya yarım adasında kurmuş oldukları İslam devletinde VIII.yy dan IX.yy a kadar hüküm sürmüşlerdir. Arapların İspanyaya taşıdıkları rebap adlı çalgı ise Ortaçağın gözde çalgılarından biri olmuş ve orta Avrupaya kadar yayılmıştır. Bilhassa Troubadour lar(Güney Fransız saz şairleri) nezdinde o çağlarda çok kullanılmıştır. Avrupa da ortaçağ da ve erken Ronesans döneminde kullanılan önceleri ’Rubebe’ denilen bu yaylı çalgı IX.yy sonlarında Müslüman kültürüyle Avrupaya taşınmıştır. Kuzey Afrikadan gelen bu Magrip Rebabı Avrupada Rebec adlı bir çalgıya dönüşmüştür.

Rebec ve ortaçağ vieli XVI.yydan itibaren yerini violler’e bıraktı. Bugün keman olarak bildiğimiz çalgıya benzer ilk keman 1550 yılında İtalya yarımadasında ortaya çıktı. Türklerin Asya ve Anadolu da yaylı çalgılara müştereken ıklık diye hitap etmeleri geçmişte ıklık bugünse rebap adıyla bildiğimiz çalgıyı diğerlerinden ayırt edebilmeyi kavramsal anlamda güçleştirmektedir.

Türkler XV.yydan itibaren kültür dili olarak Farsçayı alınca ıklığa kemençe denilmeğe başlandı. Nitekim Osmanlı minyatürlerinin çoğunda uzun boyunlu Osmanlı kemençesi olarak geçmektedir. Çünkü Farisiler bütün yaylı çalgılara kemençe derdi. Kemanın Osmanlıya gelmesiyle Tanzimat döneminde terk edilmeye başlanan ıklık, Tanzimat aristokratlarınca avam bulunarak rebab diye ismi değiştirildi. Bu tamamen yabancı kelimelere karşı duyulan hayranlıkla lugat parçalama heveskarlığının bir ürünüydü. Oysa Araplarda bütün yaylı çalgılara rebap diyordu. Hatta birde o yıllarda Antepli Mütercim Asım Efendinin;(Rebap, ıklığı ile müteariftir ki, halen ayaklı keman dedikleridir) şeklindeki açıklamasıyla aynı çalgıya atfedilen isim sayısı ıklık, kemençe ve rebab’tan sonra ayaklı kemanla birlikte dörde çıkmıştı. Dolayısıyla bu terminoloji kargaşası  Meragi den Rauf Yektaya kadar yapılmış saz tariflerini karmakarışık hale getirmiştir. Bu yüzden Türk çalgı kültüründe dört farklı ismine rağmen aynı çalgı olan bu enstrüman, bilmeyenlere değişik çalgılar olduğu kanaatini vermiştir. Ancak şu bir gerçektir ki zaman içerisinde göstermiş olduğu isim değişikliklerine rağmen dörtyüz yıl Selçuklularda altıyüz yıl da Osmanlılarda toplam on asır boyunca Türk müzik kültürünün tel yaylı çalgısıydı.

XVII.yy da Evliya Çelebi seksen kemençe icracısı olduğunu yazıyor. Bugün Klasik Türk Müziğinde kullanılan armudi formdaki klasik kemençe denilen çalgı XIX.yyda Balkanlardan geldiğine ve ancak bu tarihlerden sonra Vasilaki ile ilk defa Türk fasıl musikisine girdiğine göre Çelebinin bahsettiği kemençeciler muhtemelen ıklıkçıydılar. Günümüzde ise bu çalgının profesyonel anlamda icrası T.C. Kültür ve Turizm Bak. İst. Tarihi Türk Müziği Topluluğunda Mehmet Refik Kaya tarafından yapılmaktadır. Kendisinin dışında çalgıyı kısıtlı olarak kullanan bazı amatör icracılar vardır.

Mehmet Refik KAYA


UD’UN TEKNİK YAPISI VE ÖZELLİKLERİ

4576111ud_2 Tekne (gövde), göğüs (kapak), sap, burguluk ve teller olmak üzere beş esas elemandan meydana gelen Ud’un yapımına, eleman sıralamasında da görüldüğü gibi, tekne’den başlanır. Ud’un teknesi; gemi karinasını andıran, enine ve boyuna yapıştırılmış 4-5 cm kalınlığındaki parçalardan oluşan bir kalıp üzerine, 70 cm boy, 2 ila 4 cm en ve 3 mm kalınlıktaki dilim (yaprak veya çenber)lerin, çoğunlukla aralarına -hem estetik, hem sağlamlık amaçlı- kontrast renkli tek veya çift fileto’lar konularak işlenmesiyle meydana getirilir. Günümüzde bazı yapımcıların, parçaları tekne kavsine uygun boşluksuz olarak yapıştırılmış veya yine aynı formda yekpare alüminyum olarak kullandıkları kalıplar üzerine, ortada geniş, uçlarda sivri ve işlem orta eksenden başladığı için hep tek sayıda çevirdikleri dilimler, genellikle maun, ceviz, paduk, vengi, nadiren de kelebek, erik veya zeytin ağacındandır. Önceden ısıtılarak kalıbın eğimli profili kabaca verilen dilimler ütü ve ince kağıt yardımıyla kalıba çekildikten sonra, belirli yerlerdeki küçük monte çivileri çıkarılarak kalıptan alınır ve bu defa dilimlerin içbükey yüzeyi, çenber ve filetoların uzun birleşme hattı boyunca kalın kağıt veya extrafor yapıştırılarak kuvvetlendirilir.

Tekne bitip kalıptan çıktıktan sonra, sivri uçtaki dip takozunun aksi ucunda, teknenin geniş baş tarafına içten yapışık, 12-14 cm genişlik, 7-9 cm yükseklik ve 8-10 cm kalınlığındaki bir ‘baş takozu’ görülür ki, amacı teknenin geniş alt ucunu, sivrilerek gelen dilim ve filetolarıyla birlikte daha iyi koruyabilmektir. Teknenin kalıptan çıkarılmasından sonraki ilk iş; baş taraftaki simetri ekseninin üzerine ‘ayna’ adı verilen, tekneye yakın renk ve malzemeden 10-15 x 5-6 cm x 3-4 mmölçüsünde (düz veya tırtıllı uçları 0.5 mm.ye düşürülmüş) yarım daire bir parçanın yapıştırılmasıdır. Kapak takıldıktan çok sonra tekne ile birlikte cilalanacak olan bu parçanın görevi, gitgide incelerek uçta birleşen az-çok farklı boylardaki dilim ve filetoların birleşme pisliğini kapatmaktır. Kalıptan çıktığında henüz kapaksız, sapsız ve burguluksuz olan Ud’un teknesi, eline hiç ud almamış insanları şaşırtacak şekilde, 300 ila 600 gram arasındadır (dilim ağacının özgül ağırlığı ve dilimlerin sayısına göre). Bu arada belirtelim ki Ud’un dilimleri ne kadar çoksa (23-27), tekne yuvarlağı o kadar iyi sağlanır, dolayısıyla sazın kalitesi o nispette artar. Sesin yansıması ışık gibi olduğu için, ses dalgalarının çarpıp geri (kafeslerden dışarı) döndüğü iç yüzeyin kırıksız ve pürüzsüz olması çok önemlidir.

Yaklaşık 36×47 cm ölçüsündeki armudî formlu tekneden sonra, sıra sap’ın takılmasına gelir. 19 veya 19.5 cm boy, ince tarafı 36 ilâ 40, geniş tarafı 56 ilâ 58 mm genişlik, yine ince ucunda 13, geniş ucunda 26 mm kalınlıkta bir kesik silindirik koni formunda olan gürgen sap, tekneye, bunun sivri ucuna konmuş ‘dip takozu’ denilen eliptik koni aracılığıyla ve dip takozundaki dişi, sapın geniş ucundaki erkek olan bir kırlangıç kuyruğu detayı ile tesbît edilir. Bu tür birleşmenin amacı, gerili tellerin çekim gücüyle sapın ‘öne gelip’ telleri yükseltmesinin (dolayısıyla icrâyı zorlaştırmasının) önlenmesidir. Ud almak niyetinde olan okuyucularımıza ikinci önemli tavsiyemiz, sapın gövdeyle birleştiği (teknik adıyla ‘tiz nevâ’) noktasında telle sap arasındaki mesafeyi 3 mm.den fazla olan Ud’lara yaklaşmamalarıdır. Bu mesafenin 4 ilâ 5 mm arasında olduğu Ud’lara ‘sapı atmış’ denir ve tamiri güç ve masraflıdır. Yapıcı ve icrâcıların sapa yakın telden kaçınmalarının sebebi, çalınırken cızlama (veya çırpma) gerekçesidir ki, aslında bu konu yapım değil, çalma tekniği ile ilgilidir.

Ud’un sapının parmakların gezineceği üstteki düz kısmı, geniş ön kısmındaki kalınlığı 2, dar arka ucundaki kalınlığı 4-5 mm olan, abanoz ağacından süssüz-desensiz bir klavye ile (tuş veya perdelik); avuç içine oturacak arkadaki basık yuvarlak kısmı ise, tekne ağacından kaplama ve filetolarla kaplanır. Sapın tekneyle birleştiği yuvarlak alt kısmına, tekne kuyruğuna doğru incelerek gelen dilim ve filetoların, birleşme yerindeki pisliğini kapatmak için de, sap yuvarlağını sardığı için ‘bilezik’ adı verilen, tekne ağacından 3 mm genişlik – 0.5 mm kalınlıkta bir kaplama yapıştırılır. Bazı yapıcıların at nalı gibi kalın ve kaba yaptığı, oysa ne kadar ince olursa o kadar zarif olan bileziğin cilâsı en sonda tekne ile birlikte yapılacaktır.

Sapın takılmasından sonra sıra, göğüs (veya kapağın) tekneye kapatılmasına gelir. Ud’un en önemli parçası olan kapak; kabaca 20 x 50 cm x 3 mm ölçüsündeki budaksız akçam (ladin) ağacından kesilip uzunlamasına simetrik olarak ve 1-3 mm genişliğindeki çok düzgün elyafının geniş olanları ortaya, ince olanları kenarlara gelecek şekilde yapıştırılmış bir elemandır. Tesviye sonunda 36 x 48 cm’lik armudî formuna ve 1.7-2.2 mm kalınlığa getirilen kapağın üzerinde, biri büyük (8.5-9 cm çapında), ikisi küçük (4.2-4.4 cm çapında), teknenin iç cidarına çarpan seslerin geldikleri açıyla dışarıya çıkmasını kolaylaştıracak ‘kafes’ adlı üç delik bulunur. Bu deliklerde etrafındaki 2-3 şeritli sade fileto oyukları çizildikten sonra, önce fileto oyukları 0.5 mm olarak kesici pergelle açılır, sonra da kafes delikleri delinir. Kapağın altında ise, ustadan ustaya az farkla değişen mesafe ve kalınlıklarda 7 adet balkon vardır. Ladin ağacından (suları uzunlamasına kesilmiş) 5-7 mm taban ve 3 ilâ 13 mm yüksekliğindeki (kare veya dikdörtgen kesitli uçlarından tekneye yapışacak) yatık veya gibi, tellerin göğse verdiği (geriliyken 85 kg/cm²lik) yükü teknenin yan duvarlarına aktarmaktır. Göğüsle teknenin yatık L profilli birleşmesi fileto denen süs-fonksiyon elemanıyla kapatılır.

Şimdi sıra, lütyelerin ( klavye ), sertliğiyle ünlü abanoz ağacından yapılan, 36-37 cm boy (iki parçalı) ve 2-5 mm kalınlığındaki ‘tuş’un (Fran. touche) takılmasındadır. Ud perdeliği gelenekte sapla göğsün birleştiği yere kadar yapılır, geniş olan alt ucu, göğüs oyularak yerleştirilen abanoz ağacından kalp motifli (ve tabiî filetolu) bir parçayla bitirilirdi (bugün dahi ucuz olması bakımından Ud’ların büyük kısmı böyle yapılıyor). Unutulmamalı ki tek, ikili veya üçlü açık-koyu renkli filetolar, zarif ve asîl Türk Ud’unun yegâne süs unsurudur. Teknesi-sapı-burguluğu sedef ve fildişi kaba kakmalarla doldurulmuş, ağaç oyma kafesine yazılar yazılmış bol süslü Ud’lar Şam ve Kahire işi olup bizim Ud’larımızdan 2-3 misli daha ağırdır (Türk udîler bu tür Ud’lara kamyon derler). Sazın sade (bu yüzden de hafif) olmasını tercîh eden Türk lütyelerin yaptığı Ud’larda tekne-sap-mızraplık bu sebeple süssüzdür. Çağdaş Ud’ların bir de ‘uzun klavyeli’ olanı vardır ki ud virtüozu Şerif Muhiddin Targan’ın (1892-1967), piyanodan sonra üçüncü sazı olan viyolonselin tuşundan mülhem olarak başlattığı bir uygulamadır ve bugün pahalı Ud’larda oldukça yaygındır. Kalp motifli bitirme parçası yerine paralel genişlemeyle büyük kafese kadar uzatılan klavyenin amacı, kafese kadarki ‘ileri’ pozisyonlarda göğsü parmak temasıyla sağırlaştırmadan, daha net ses almaktır.

Ud’un ‘burguluk’ denen elemanı, 4 cm.den 1.7 cm.e çok estetik bir sinüsoidle inen, 36-38 mm.den 22-24 mm.ye daralan iki yanağı 5 mm kalınlığında ıhlamur ağacından yapılıp, yanakları ve arkası teknenin ağacıyla kaplanan (böylece yanak kalınlığı 7 mm.ye çıkan) U kesitli bir parçadır. Yanaklarında ‘burgu’ adı verilen kulaklar için özel havya ile üstte 6, altta beş hafifçe konik delik açılmış, yanak profilleri alt ve üstten aynı veya kontrast renkte filetolarla süslenmiştir. Yanakların üst kenarına konan filetolar, üstten bakılınca yanağı ince göstersin diye yarım parabolik pahlı yapılır. Burguluğun tepe ucu, kalitesiz Ud’larda olduğu gibi küt ve güdük değil, keman sapındaki ‘salyangoz’a muâdil “gaga” adı verilen yuvarlak ve oyuklu (tekne ağacından) ufak bir parçayla nihayetlendirilir. Burguluk ve filetoları gibi, gaganın form ve işçiliğindeki estetik dahi Ud’un kalitesi hakkında fikir veren unsurlardır. Burguluk sapa, bir tür kırlangıç kuyruğu detayı ve yaklaşık 40-42 derecelik bir açıyla tesbît edilir. Bu işler yapılırken, ince zımparası yapılmış olan göğüs, kirlenmemesi için kâğıtla kaplanmıştır. Artık sıra cilâdadır.

Önceki safhalarda sistreyle temizlenip muntazam hâle getirilmiş olan tekne, sap ve burguluk, son olarak çeşitli kalınlıklarda zımparalarla defalarca işlem görerek iyice pürüzsüz hâle getirilir. Çok aşamalı gomalak (veya selülozik) cilâ-zımpara-tekrar cilâ işlemlerinden sonra tekne kurumaya bırakılır. Abanoz klavye üzerine de mat ve uçucu bir cilâ çekildikten sonra, bir yün kumaş parçasıyla ovularak parlatılır (prensip olarak klavyeye cila sürülmez, ağacın kendi mat parlaklığıyla yetinilir). Ud’un göğsü de, en son tel takılmasından önce zımparalanıp temizlenir, ancak cilâlanmayıp tabiî renk ve elyâfıyla bırakılır.

Tekne cilâsı kuruduktan sonra sıra, en önemli parçalardan biri olan, gürgen ağacından 2.5 cm en,14 cm boy ve 1 cm yükseklikte, uzun siperlikli şapka kesitindeki 11 delikli ‘büyük eşik’in, kapak dibinden 8.5 ilâ 11 cm içeriye, üzerine ağırlıklar konarak yapıştırılmasına gelir. Pest tellerin kalınlığı sebebiyle, kapak üzerinde tel yüksekliklerinin farklı olmaması için, delikler -inceden kalına doğru çıktıkça- kapağa biraz daha yakın şekilde delinir; yine aynı sebeple, atılan düğümler tel boylarını farklı hâle getirmemesi için, eşik kapak dibine tam paralel değil, üst ucu kapak dibine 1 mm daha yakın olarak yapıştırılır. Masif büyük bir eleman olan eşiğin (boncuk tutkalla) yapıştırılmasından doğan tutkal akıntıları önce sıcak sulu temiz bezle, sonra da göğse zarar vermeyecek şekilde çok ince (mes. 400 no.) zımparayla temizlenir. ‘Küçük eşik’ (veya Kemik) adı verilen, 36-40 mm boy, 3 mm kalınlık ve 5-6 mm yükseklikteki, üstü geriye doğru hafifçe yuvarlatılmış fildişi parça ise, kırlangıç uçlu burgulukla klavyenin birleştiği L profilli açıklığa oturtulur (tellerin basıp geçeceği bir köprü niteliğinde olduğu -gerektiğinde sökülmesi de gerekebileceği- için fazla kuvvetli yapıştırılmaz). Çok muntazam hazırlanmış bir şablonla tel yerleri kemiğin üzerinde belirlendikten sonra, beşi çift, biri tek 11 tel için minik oluklar açılır. İlk takılmada ve sonraki akortlamalarda tellerin kopmaması için, hem ileri-geri sürtülen kullanılmış tellerle oluklar belirginleştirilir, hem de kuru sabun tatbikiyle iyice kaygan hâle getirilir.

Ud’un sayısı 11 olan ‘burgu’ları abanoz, pelesenk, vengi, paduk veya gürgenden, üstte 7, altta 5 mm çapında, akort için tutulup döndürülecek yuvarlak baş kısımları parmakların rahatça oturacağı kulak memesi profilinde içbükey (2 x 2,4 cm), burguluğun yanaklarındaki hafifçe konik yuvalarına giren konik gövde kısımları ise -baştaki en büyükten uçtaki en küçüğe- 4,5 ilâ 2,5 cm boydadır.


KUDÜM

  Klâsik musikimizin ana ritm unsuru olan Kudüm, vurmalı sazlarımızın en önemlilerindendir. Tarihte Dinî ve lâ dînî musikîmizin icrasında yardımcı vurmalı sazlarla birlikte bilhassa KUDÜM kullanıla gelmiştir. Kös’ün küçüğü ve nakkarenin de biraz büyüğü olan Kudüm, 4 parçadan meydana gelmiştir;

1-) Bakır gövde

2-) Deve derisi3977897kudum_2

3-) Simitler

4-) Zahme

1-) BAKIR GÖVDE: Tas şeklinde olup biri büyük diğeri küçük iki parçadır. Bakırın içine bir miktar altın karışmış olanı makbul ve matluptur. Dövülerek arzu edilen şekil verilir.

Büyüğünün çapı 30cm

Küçüğünün çapı 28 cm

ikisinin de yükseklikleri 16 cm. olan Prototip Kesinlik kazanmıştır.

2-) DEVE DERİSİ: Kudümde arzu edilen tonalite’nin meydana gelmesi için muhakkak deve derisi kullanmak lâzımdır. Kalınlığı 5 mm. olan deve derisi özel bıçaklarla traşlanarak 2 mm. ye indirilir. “DÜM” sesi verecek olan büyük çaplı bakır gövdeye gerilecek olan deri kalınlığı 2 mm,. “TEK” sesi verecek olan küçük çaplı bakır gövdeye gerilecek olan deri kalınlığı ise 1 mm. olmalıdır. Her iki çaptaki bakır, deriler üzerine yatırılarak, kendi çaplarından 2 cm. fazlası kalemle işaretlenerek kesilir. Her iki deri 19 eşit parçaya bölünerek zımba ile delirtir, özel bir atkı sistemi ile deriler bakır üstüne gerilir. Deri germe işlemi için NYLON karışımı ipler kullanılabilir.

3-) SİMİTLER: Viştal veya kıtık dediğimiz dolgu maddeleri ile doldurularak yapılan simitlerin orta boşluklarına kudümler oturtulur, öne doğru istenilen eğim sağlanır. Simitlerin en önemli ödevleri Kudüm’ün yerle bağlantısını kesmek ve ona elastikiyet sağlamaktır. Bu da Tonalite için çok gereklidir.

4-) ZAHMELER: Kudümü çalmak için kullanılan uçları yuvarlak ağaç çubuklardır. Yumuşak ve orta yumuşaklıktaki ağaçlardan yapılırlar.

Ana gövdenin etrafı 4 parça sahtiyan deriden bir kılıf ile kaplanır.

Bu şekilde yapılan bir kudümün akordunu uzun yıllar muhafaza ettiği tecrübeyle sabittir.

Buraya kadar yapım özelliklerini anlatmaya çalıştığımız KUDÜM Mevlevilerce kutsal sayılmış ve “KUDÜM-Ü ŞERiF” diye anılmıştır.