Tasavvufta Kardeşlik Ruhu

KADİR ÖZKÖSE

 

Tasavvufta kardeşlik; fedakârlık, hayırhahlık, diğerkâmlık, yardımseverlik, cömertlik, insaniyet, bencillikten soyutlanma, bağışlama ve müsamaha esasları üzerine kurulmuştur. Tasavvufta sâlikin kardeşine karşı yardımsever olması, her zaman dürüst davranması, doğru sözlü olması, dünyevî hesaplar yüzünden kardeşine bozulmaması, güç durumda olan kardeşini daima gözetmesi, kardeşine karşı şefkatli olması şarttır.[1] Sâlikin kusursuz dost aramasını abes gören Füdayl b. İyaz (ö.187/803) bizlere kardeşlerimizin kusurlarına bakmamayı tavsiye etmektedir. Sâlikin kendi noksanlarına ağlaması ve kendi aczini görmesi ama kardeşlerinin kusurunu gözünde büyütmemesi, kardeşlerinin iyi yönlerini ve üstünlüklerini daima gündemde tutması esastır. Tarikat terbiyesi almış kişinin kalbinde kardeşlerine karşı zerre kadar bile olsa kin gütmemesi, hiçbir mümine nefret nazarı ile bakmaması, dostluk halkasını daima genişletmesi esastır. Meşhur sûfî Ebû Bekir el-Varrâk (ö.320/932)’ın ifadesiyle kamil uhuvvet ancak kardeşler arasında hasımlaşmanın terki ile sağlanır.[2] Bu gerçekten hareketle Hâris el-Muhasibî (ö.243/857), kardeşin kardeşe insaflı davranıp onun hakkını tahsil etme zorunluluğunu öngörürken kendi nefsi için kimseden insaf beklememesini öngörmektedir.[3]

Dervişin gönlü yufka, yüreği sevda doludur. Nerede bir yara varsa onu sarar, nerede bir çığlık varsa onu dindirir, nerede bir acı varsa onu teskin eder. Yardıma muhtaç olanları kendi kaderine bırakmaz, muhtaç olanlara duyarsız kalmaz, beklentileri umursamazlık edemez. Verme kültürü üzerine inşa edilen tasavvufî gelenekte başkasına yük olmak ve eziyet etmek düşünülemez. Çünkü tasavvuf bâr/yük olmak değil yâr olmaktır.

İmam-ı Gazalî kardeşliğin sekiz sorumluluğu gerektirdiği belirtir ve şu şekilde sıralar:

  1. Maddî Yardım: İmam-ı Gazâlî kardeşler arasındaki maddî yardımın şu üç aşamasına dikkat çeker:

Birinci derece, kardeşini hizmetçisi gibi görüp malının fazlasından vermek suretiyle kardeşinin ihtiyacını karşılamasıdır.

İkinci derece, kardeşini kendisi ile aynı seviyede görmesidir. Onu mal ve servetine ortak gibi kabul edip gerektiğinle malını aralarında bölüşmesidir.

Üçüncü derece ise kardeşini kendi nefsine tercih etmesi ve onun ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koymasıdır.[4]

  1. Kişisel Destek: Yardıma muhtaç olduğunu görünce onun istemesine fırsat vermeden yardımına koşması ve kendi işini sonraya bırakmasıdır. Kardeşlik usul, onun ihtiyacını kendi ihtiyacımız gibi ve hatta daha önemli kabul etmektir. Kendi ihtiyaçlarımızı unutmadığımız gibi kardeşlerimizin ihtiyaçlarını da araştırıp daima hatırdan çıkarmamaktır. İbn Atâ’dan rivayetle İmam-ı Gazâlî üç gün içerisinde görmediğimiz kardeşlerimizi araştırmamızı, şayet hasta ise ziyaretine gitmemizi, zor durumda ise yardımcı olmamızı, sohbeti unutmuşlarsa hatırlatmamızı tavsiye etmektedir.[5] Bir gönül erinin tespitine göre, eğer bir mü’minin karnı ağrıyorsa, bütün diğer mü’minler de karınlarında ağrı hissederler. Bunun aksi de doğrudur. Kardeşimize ikram ettiğimiz her lokmanın tadını kendi damağımızda hissederiz. Zira kardeşlik fedakarlık gerektirir. Savaşın en kanlı günlerinden biridir. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındadırlar. Asker teğmenine koşar ve “Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?” der. Teğmen, “Delirdin mi oğlum! Gitmeğe değmez. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!” diye cevap verir. Ama asker o kadar ısrar eder ki, teğmen izin vermek zorunda kalır ve “Pekiyi, dene bakalım!” der. Asker yoğun ateş altında fırlar siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gider, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşır. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar. Teğmen koşup yaralıya bir göz atar ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere dönüp “Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş…” deyince, asker; “Değdi Komutanım, değdi! Çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu… Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için… O son sözlerinde bana; ‘Geleceğini biliyordum! Geleceğini biliyordum!’ dedi” cevabını verir. Kalbimizde kardeşlik denilen bir mucize vardır. Bunun nasıl olduğunu ve nasıl başladığını bilemeyiz. Ama bunun özel bir armağan olduğunu, Allah’ın bir lutfu olduğunu biliriz. Çünkü kardeşler nadide mücevherlerdir. Yüzünüzü güldürüp, başarmanız için cesaret verirler. Bizi dinlerler ve kalplerini açmaya hazırdırlar.
  2. Saygı: Kardeşlerimizin hatalarından ne onlara ne da başkasına yakınmamak esastır. İmam-ı Gazâlî uyulamayacağını bildiğiniz zaman öğüt vermemizi istemektedir. Çünkü başkalarının hatasının ilerisine geçmek ve onların içindeki kutsallığı görüp saygı göstermek çoğu zaman güçtür. Bunu ne kadar yapabilirseniz, birbirinizi Allah (cc) yolunda o kadar ileri götürebilirsiniz.[6]
  3. Övgü ve İlgi: Kardeşlerinizin iyi özelliklerini övün ve onlarla ilgilendiğinizi gösterin. Hepimiz övgü ve ilginin yüreklendirici gücüne ihtiyaç duyarız. Yol uzun ve cesaretin kırılması çok kolay.[7] Sadi-i Şirazi, Bostan isimli eserinde kardeşlerimizin acısını yüreğimizde hissedişini şu şekilde anlatır:

“Vaktiyle Şam elinde âşıklara aşkı unutturan, hurma ağaçlarının ağzını kurutan, pınarları bitiren bir kıtlık baş gösterdi. Öksüzlerin gözyaşından başka su kalmadı ülkede. Gökte kimsesiz ve yoksul dul kadınların âhı dışında duman kalmadı, insanlar bulutu unuttular. Ağaçlar kurudu. Dağlarda yeşil, bahçelerde fidan görünmez oldu. Çekirgeler bostanları, insanlar çekirgeleri yediler. Durum böyleyken bir dostum çıkageldi. Zayıflamıştı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Oysa bir zamanlar zengin, şan ve şöhret sahibiydi. Sağlıklı bir insandı.

Çok şaşırdım. Nedenini sordum.

Dostum kızdı, bağırıp çağırmaya başladı:

“Nasıl bilmezsin? Biliyorsan niçin soruyorsun? Ülkenin üzerine inen bu kâbusu görmüyor musun? Gökten bir damla rahmet inmiyor, yerden göğe inilti yükseliyor”.

“Biliyorum” dedim dostuma, “Kıtlıktan neden korkuyorsun ki… Zehir ilaç olmayınca öldürücüdür. Sen mi zarar göreceksin kıtlıktan? Telaşın boşuna. Başkalarının açlıktan kırılmasından sana ne?”

Bilginin cahile baktığı gibiydi gözlerindeki ifade. Şöyle dedi dostum:

“Bir deniz kıyısında durup sevdiklerinin sudaki boğuluşunu gören insanın yüreği nasıl rahat olabilir? Benim yüzüm yokluktan sarardı. Yoksulların acısı soldurdu yüzümü. Vicdan ve akıl sahibi insan ne kendinin, ne de başkasının bedeninde bir yara görmek ister. Allah’a şükür bir acım yok, fakat yokluk ve düşkünlük içindekilerin acısını görünce bedenim tir tir titriyor. Yanındaki hasta olan bir kişi ne kadar sağlıklı olursa olsun keyifli olabilir mi? Yoksulların açlığını düşününce boğazımdan bir lokma geçmiyor, bana zehir oluyor. Sevdikleri zindandayken insan nasıl kendisini Gülistan’da sanabilir?”[8]

  1. Affedicilik: Başkalarının kusurlarını affedin. Buyrulmuştur ki, eğer başkalarını affederseniz, Allah (cc) da sizi affeder. Affedici bir cemaat içinde kusurlarımızı yenmek çok daha kolaydır.[9]
  2. Duâ: Müslüman kardeşlerinizin iyiliği için, kendi iyiliğiniz için duâ ettiğiniz gibi duâ edin. Birbirimizi sevmeyi öğrenirken, Allah (cc)’ı sevmeyi öğreniriz.[10]
  3. Sadakat: Dostlukta sağlam olun, böylece size güvenenlerin güvenine layık olun. Sadakat bu yola ilk giriş heyecanı içinde kolaydır. Gerçek başarı sadakati ve dostluğu birbirimizin hatalarını görmeye başladığımızda da sürdürebilmektir.[11]
  4. Rahatsızlığı giderme: Kardeşlerinizi de kapsayan güç durumlara yol açmayın. Başkalarına yük olmayın. Bütün ihtiyacımız olan şey, kendimiz için düşünmeyi terk edip başkalarının ihtiyaçları ve şartlarını düşünmek ve hatta onların ihtiyaçlarını kendi ihtiyacımızın önüne koymaktır. Eğer herkes bunu yaparsa, harika, inanılmaz derecede duyarlı ve destekleyici bir gurup atmosferi doğar.[12]

Sonuç olarak tasavvufta dervişin başkalarına ait hak ve menfaatleri kendi hak ve menfaatlerinden üstün tutması, başkalarının yapıp ettiklerine katlanması, başkalarının hatalarını görmezlikten gelmesi, özür dilemeyi gerektirecek davranışlarda bulunmaması, nefsini aşağılarda başkasını ise yükseklerde görmesi, sözünde durup sadakat göstermesi, kendini başkalarından üstün saymaması kardeşlik hukukunun olmazsa olmazlarındandır.[13]

Cüneyd-i Bağdâdî uhuvveti, kardeşlerimize yönelik yaptığımız iyilikleri gözümüzde büyütmemek, eziyet etmekten uzak durmak ve cömert olmak olarak tanımlarken,[14] Ebu Hafs Haddâd ise kardeşliği insaf ve adalet ölçüsünde yaklaşımda bulunmak şeklinde değerlendirmektedir.[15] Kardeşliğin anlam çizgisini peygamberin şahsiyetleri ile özdeşleştiren Ebû Abdurrahman es-Sülemî, kardeşliği Âdem (as) gibi özür dileme kabiliyeti, Nuh (as) gibi iyi insan olma çabası, İbrahim (as) gibi vefalı olma gayreti, İsmail (as) gibi dürüst davranma hali, Musa (as) gibi ihlâslı olma yolu, Eyüp (as) gibi sabırlı olma azmi, Davut (as) gibi cömert olma çabası, Ebu Bekir (ra) gibi hamiyetli olma durumu, Ömer (ra) gibi adaletli davranma hali, Osman (ra) gibi hayalı olma çabası ve Ali (kv) gibi bilgili olma durumu olarak değerlendirmekte, kardeşlikte öncü isimlerin peygamberler ve ashap olduğunu belirtmektedir.[16]

Tasavvufî gelenekte kardeşliği tasavvufun esası olarak belirleyen Ebü’l-Huseyn en-Nûrî kardeşliğin ancak îsâr duygusuna bürünmekle kemale ereceğini belirtmiştir. Fenâ fillah ve bakâ billah mertebesine ulaşmayı hedefleyen sâlikin seyr u sülûk eğitiminde önce fenâ fi’l-ihvân olma zorunluluğu bulunmaktadır. Tarikata giren derviş önce sevmeyi, paylaşmayı ve vermeyi öğrenir. Farklı bedenlerde ortak ruh taşımanın, aynı duyguları paylaşmanın, acılara ortak olmanın ve vahdet sırrına ermenin yolu kardeşlik hukukuna riayet, incinmemek ve incitmemektir.